En güçlü Kadın halimizle...


        

         Biz kadınlar hayatın kaynağı olarak insan ırkının Ulu Manitusuyuz . Ama kimse bunun tam olarak farkında değil. Hepimiz bir kadının rahminde şekilleniyoruz. Ötesi yok. Daha hiç bir ilim ve bilim kolu bunu başaramadı. Yani yaratıcı bu kıyağı elimizden almalarına şimdiye kadar müsaade etmedi. Duygusal robotlar, beyin dalgalarının komutlarına entegre uzuvlar yapıldı ama insan yavrusu noktasında kuyu gibi cahiliz.
        Tarım devrimine kadar erkek bireyden farksız dağ tepe, teke gibi gezen kadın, tarım devrimiyle minnoşlaştırılmış ve bakıma muhtaç yeni doğan insanın kozası olarak geri plana atılmıştır. Bu öyle bir geri plana atılıştır ki tarihsel süreç bak bak bitmez.
         
        Sanayi devrimine kadar ezilen horlanan sadece mutfakta ve yatakta tartılan kadın yavaş yavaş bilinçlenmeye ve kendi haklarının farkına varmaya başlamıştır. Başlamasıyla beraber ekmeğini bölüşmek istemeyen erkek kısmı türlü zorluklara ve yıldırma politikalarına da başlamıştır. İş hayatına atılan kadın, sendikalara alınmamış, yevmiyeleri erkeklere oranla kısılmış ve kendi ırkını doğurması icap ettiği halde sırf bu özelliğini kullanıyor diye çalışma özgürlüğü elinden alınmıştır. Yaşadığımız çağa gelene kadar bir çok kadın atamızın meşakkatli mücadelesi sonucunda şuan demokrat ve özgür ülkelerde yaşayan kadınlar olarak şanslı sayılırız.
      Sayılırız çünkü erkil toplum bilincinin kasları felç edilmiş olsa da kalbi hala atmakta ve "kadının yeri evidir" denen köhne düşünce ufak bir kıvılcım eloktroiti kadar bile bu felç olguya nüfuz ederse, onu tekrar ayağa kaldırıp kazanılmış haklarımızı kağıt üzerinde bırakabilir. Bu tehlikenin halen var olmasından korkunç bir hicap duysak da buna hazırlıklı olmalı, rehavete kapılmamalı ve ona göre davranmalıyız. Çünkü halen başka coğrafyalarda kaderi ataerkil düzenin kara vicdanına  bırakılmış bir sürü hemcinsimiz bulunmakta. Çok az bir kısmı halinden memnun olsa da çoğu tahmin edemeyeceğiniz kadar ağır eziyetler görüp saf dışı bırakılıyor.  Eğitim hakları ellerinden alınıyor. Çok küçük yaşlarda evlendiriliyor ve özlük hakları sadece eşlerinin ve babalarının  kumanda ettiği kadar kendilerine tanınıyor.

       Bu kadınların kim olduğunu merak etmek için dünya denen zalim küreyi doğuya doğru hızla çevirmeye gerek yoktur. Kendi ülkemizin iç ve doğu bölgelerinde yoğun, diğer bölgelerinde ise serpiştirilmiş bir vaziyette "ben bilmem beyim bilir" ci sayısız dişi kişiye rastlanabilir. Bir çoğu aileden gelen baskılarla öğrenilmiş çaresizlik deneyindeki zincirlenmiş filler gibi başlarında bir erkek olmadan hareket edemeyeceklerini zanneder ve yetiştirdikleri nesilleri de buna göre alıştırır. Kadın başına, kadın haliyle, kadın sonuçta diye diye yetiştirdiği kadınlar kendi gibi sinik, erkekler ise aynı itaat etmesi gerektiği ailesindeki diğer erkekler gibi baskın ve öncelikli büyür. Bu böyle devam eder gider.


     Peki ne yapmak lazım. Kayıtsız tuzu kurular olarak "evet yaa coğrafya kader malesef" diyerek kulağımızın üzerine yatmaktan bu durum bizi pek yıpratmışa benzemiyor. Çoğu insan zaten bu garabet durumu aile meselesi olarak nitelendirip uzak duruyor. Öyle değil mi? Faraza, apartmanınızda şiddet gören bir kadının seslerini aldınız. Belki de alt ya da üst komşunuz. Hemen koşup müdahale mi edersiniz yoksa sesler kesilene kadar bekleyip kapı baca mı dinlersiniz. Hadi en fazla polisi ararsınız değil mi.


      Toplumumuzda bu konu ile alakalı sivil toplum kuruluşları ve çeşitli dernekler vakıflar, organizasyonlar var ama  işlevselliklerini benzetmek gerekirse bağırsakları dışarı çıkmış birine yara bandı yapıştırmaya çalışmaktan öteye gitmiyor. Sorunun kaynağına inip bundan sonraki gidişatı düzeltmeye çalışmak için ise bir sürü ağır bürokratik soruna tosluyorsunuz. 

        Aslında en azından ülkemizdeki bu eşitsiz ve cinsiyetçi durumun sona ermesine, aydın ve demokrat ailelerin kurularak aydın ve demokrat nesiller yetişmesine neden olacak kökten bir çözüm oluşmuş ve tıkır tıkır işliyordu. Adına Köy enstitüleri deniyordu. Cumhuriyet tarihimizin en vizyoner eğitim ve siyaset adamı Hasan Ali Yücel bu enstitüleri 1940 yılında kurarak, Anadolu'nun en ücra köylerine bu okulları götürerek aydınlanmayı başlatmaya çalışmıştır. Ancak köylünün aydınlanmasını neden istesinler ki değil mi? Apar topar bir süreç sonucu bu okullar kapatılmış ve okuması bilinçlenmesi gereken köy kızlarının ellerine kına yakılmış ve kocalarına emanet edilmişlerdir. Kadının görevi sadece çocuk bakmak ve itaat etmek olarak belirlenmiş ve geriye dönüş başlamıştır. Eğitimi ve modernizmi her yere götüremediğimiz sürece bu adaletsiz ve karanlık süreç maalesef son bulmayacaktır.

      Bu yazıda savunduğumuz şey feminizm ya da pozitif ayrımcılık değildir sevgili okuyucu. Hemen hemen her alanda üstten bakan erkil zihniyetin artık kadınların yakasını tamamen rahat bırakmasını istemektir. Ve bize motivasyon olması açısından aramızdan ayrılmış güçlü kadınların biyografilerini incelediğimiz keyifli bir yazı dizisi hazırlamayı  düşünüyorum.
   
       Umarım herkes keyifle okur.


                                                                                                                Emel Öztürk








Yorumlar